Sorunlarınızı Sorun Edin

By | 8 Ocak 2013

Hoşunuza gitmeyen bir durumu gözardı etmek, bir defalığına idare etmek, sorun etmemek, günümüzü kurtarmanın çok kolay bir yolu olsa da, orta ya da uzun vadede başımıza daha büyük problemler açması olasıdır. İşte bu yüzden sorunlarımızı büyümeden çözmek, hoşumuza gitmeyen konuları zamanında dile getirmek, insan olarak kaliteli bir hayata ulaşmamızda en büyük rollerden birine sahiptir.

Sorun etme diyenlere inat, kendi hayatınızı kazanabilmek için sorunları sorun edin.

Başınıza mutlaka gelmiştir.. Yıllar önce sadece bir kere diye başladığınız, “hadi bu seferlik böyle olsun” dediğiniz ama o zamandan beri sürekli yapmak zorunda kaldığınız şeyler… Çocuğunuza gece arkadaşında kalmasına izin verip de, sonraki seferlerde “geçen akşam izin vermiştin” cümleleriyle defalarca ikna olduğunuz günler. Patronunuzun, sizden görev tanımınızda olmadığı halde bir defalığına istediği bir işin, görev tanımınızdaymışçasına yıllarca üzerinize yapışması.

Bir defa yaparsam ne kaybederim diye yaptığınız kabullendiğiniz konular. Kuralları bir defa delmekten ne zarar görürüm diye giriştiğiniz bir sürü şey. Yok böyle bir şey. Kurallar delinirse delinmiştir, ‘bir şey olmaz’ değil, fazlasıyla olmuş demektir. Ne yazık ki delinen kuralın tamiri de çok zordur, radikal çözümler gerektirir.

Peki neden böyle oluyor?

Aslında olayın özeti şu şekilde. Normal şartlarda kabul etmediğimiz bir işi yapmayı ya da onaylamadığımız bir fikri onaylamayı kabul ettiğimizde, ister istemez karşımızdaki insanlara aslında bu konudaki prensiplerimizin o kadar da katı olmadığı mesajını gönderiyoruz. Böyle durumlarda, karşımızdaki insanlar ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar sizin bu konudaki esnekliğinizden bilinçli/bilinçsiz defalarca  faydalanıyorlar. Tekrarlıyorum, karşınızdaki insan kötü niyetli olmayabilir, hatta dünyanın en iyi meleği olsa bile bilinçaltı mesajlarıyla bu durumdan faydalanacaktır, hem de sizi zor durumda bıraktığını düşünmeden.

Böyle bir durumda istemediğiniz konuları onaylamaya, ya da haz almadığınız işleri yapmaya zorlanırız. Bu durumdan aşağıdaki üç sebepten kurtulamazsınız.

Birincisi, verdiğiniz taviz genellikle taviz verdiğiniz kişi için artık bir standart haline gelir. Böylece, bir sonraki sefer aynı tavizi göstermediğiniz bir durumda aslında standardınızı düşürmüş olarak nitelendirilirsiniz. Bu da karşınızdakini tatmin edememe ya da mutsuz etme riskini doğurur. Çoğu zaman bu riske girmek istemediğimiz için taviz verme davranışına istemiyor olsak da devam ederiz.

İkincisi, taviz verdiğinizi gören diğer kişilere karşı hissettiğiniz adalet duygusudur. Eğer bir kişi için verdiğiniz taviz, eşdeğer ikinci bir kişi tarafından fark edildiyse aynı şekilde onun tarafından da talep edilebilir. Böyle durumlarda, ya içsel adalet duygumuz ön plana çıkar ve hiç sorgulamadan aynı hareketi tekrarlarız, ya da ikinci şahısa ilk durumun koşullarını açıklamakta üşengeç veya çekingen davranırız. Açıklama yapmaktansa o tavizi bir kez daha vermek kolayımıza gelir ve kısır döngümüze devam ederiz.

Üçüncü ve sonuncu sebep ise, eğer hoşumuza gitmeyen bu davranışı bir kaç kez tekrarladıysak bundan kurtulmamız giderek zorlaşır çünkü insanlardaki alışkanlık duygusunu tekrarlarımızla pekiştirmiş oluruz. Bir kişi istedi diye 1 kez yaptığınız bir işi ikinci kez yapmayı reddetmek ile, 5 kez yaptığınız şeyi altıncısında reddetmek arasında oldukça büyük fark vardır. Daha zordur çünkü  zaten beş kez yapmışızdır. Karşınızdaki insana ‘hayır’ dediğimizde 5 kere yaptığımızı yüzümüze vurursa ne diyeceğimizi bilemeyiz. İşte bu yüzden altıncı kez yaparız, ‘hayır’ demeyi bir kademe daha zorlaştırdığımızın farkına bile varmadan.

Kabullenmek ve taviz vermek çoğu zaman daha az sıkıntı verecekmiş gibi göründüğü için bu sorunun köklü çözümüne ulaşmaya tercih edilir genellikle. Yani diğer bir deyişle kolayına kaçarız. İnsanlara hayır diyerek tepkilerini almaktansa yine kendimizi feda ederiz bir nevi. Üstelik feda ettikçe de, kendimizi kurtarmamız giderek zorlaşır, kendimizi kurtarmak için atlamamız gereken o duvara bir sıra tuğla daha örmüş oluruz.

Ya sorunumuz ne olacak?

Oysa ortada çok ama çok temel bir sorun var, istemediğimiz bir şeyi yapıyor ya da onaylamadığımız bir durumu kabulleniyoruz. Bu durum bizim o yaşam enerjimizi sömürdükçe sömürür. Üstüne üstlük, enerjimizi yavaş yavaş sömürdüğü için, düşük enerjimizin sebebini bulamayız bile. ‘Bugün çok yorucuydu’ der geçeriz.

Enerjimizi yüksek tutmak için bu durumdan çıkma ihtiyacımız ortada, ama bunu yapabilmek o kadar da kolay değil. Hele bir de verdiğimiz tavizlerin tekrarı fazla ise.

Nasıl kurtulacağız?

Bu durumdan çıkabilmek için aşağıdaki iki adımlı yöntemi izlemek sizi en çabuk şekilde sonuca götürür.

Birinci adım, bu döngüden kurtulmak için vazgeçmeyi bilmelisiniz. Yani taviz verdiğimiz konulardan radikal şekilde kurtulmaktan bahsediyorum. Örneğin, ev sahibinizle tartışmaya girmemek için kiranızı her sene sözleşmede yazan tutarın üzerinde mi arttırıyorsunuz? O halde seneye evinizi değiştirin, değiştirmek için adım atın. Sattığınız bir ürünün yanında müşteriniz istiyor diye verdiğiniz eşantiyonlar yüzünden zarar mı etmeye başladınız? O ürünü satmayın, ya da o müşteriye satmayın… Sözleşme şartlarınızı sürekli ağırlaştırdıkları ama ücretinizi arttırmadıkları için zor durumda mı kalıyorsunuz? Başka bir iş bulun…

Blöf yapın demiyorum. Blöf yaparsanız ve blöfünüz de tutmazsa ilk halinizde verdiğiniz tavizlerin iki katını vermiş olursunuz. Sadece vazgeçin. Bu taviz verme batağından kurtulmanın başka bir yolu yok. Kaybetmekten korkmayın, zaten siz vazgeçtiğinizde size dur demeyecek bir işyeri sizi bundan sonra ki iş hayatınızda da mutlu etmeyecek. Kaybetseniz ne yazar. Siz hayır dediğiniz için sizden vazgeçecek bir arkadaş da geleceğiniz için bir değer olmayacak. Sizden uzaklaşa ne yazar.

İkincisi ise bir daha bu batağa düşmemek için yapmanız gerekenler. “Sorun etmeme” konseptinden uzaklaşmalısınız. Hoşunuza gitmeyen şeyleri sorun etmeli ve daha bataklığa saplanmadan önce dile getirmeli ve çözmeye çabalamalısınız. Karşınızdaki insana “ben bunu yapmak istemiyorum” ya da “ben aynı şekilde düşünmüyorum” demekten daha doğal ne olabilir?

Hayat çift kefeli bir terazi

Hayat çift kefeli bir terazinin dengesi gibidir. Bu dengede üzerinize fazla yük alıp ezilirken, karşınızdakini yukarı taşıyor ve uçuruyorsanız, atlayın o teraziden. Hem karşınızdakine sizin olmadığınız bir hayatta nasıl birden bire dibe çöktüğünü göstermiş, hem de kendi ağırlığınızı taşıyacak daha güzel bir denge bulmak için ilk adımı atmış olursunuz.

Sorun edin, sorun ettiğiniz konuları dile getirin ve kısır döngüye düşmeden önce çözmeye çalışın.  Unutmayın, bu sorun silsilesinde ne kadar batarsanız batın, hayır demek için ne kadar gecikirseniz gecikin, hayır dediğiniz anda, hayır diyemediğiniz bir hayata göre çok daha yüksek bir yaşam kalitesine sahip olacaksınız.

Can Demirağ

 

Bir Yorum Yazın